mavibirbulutolsam

21 Mayıs 2009

Teyzelerimle

Filed under: DEFNE — by mavibirbulutolsam @ 13:54

Defne ilk kutlama pastasından tecrübeli, parmak atılmaya hemen hazır.


Nurgül ve Songül Teyzem

Ayşe Teyzem ve Mustafa Kemal Eniştem
Reklamlar

Çok Ciciyizzzzzzzzzzz

Filed under: çeşitli el işleri,DEFNE — by mavibirbulutolsam @ 13:33


Defne ‘ nin 2. yaşgünü için yaptığım tutu ve tokamız.Kombinasyonun bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim : )Haftasonu evde olmamızı fırsat bilip kızımın dışarıda fotograflarını çektim.
Canım yaaaaa.

18 Mayıs 2009

Küpelendik !

Filed under: DEFNE — by mavibirbulutolsam @ 07:51
Pazar günü pazardan alışverişimizi yaptıktan sonra eczaneye arkadaşların yanına uğradık.Sohbet ederken birden Aslı ablamız ‘ Defne ‘ye küpe takalım. ‘ dedi.Hiç aklımda yoktu , bana kalsa ne zaman kulağını deldirirdik Allah bilir.Defne ‘den çok ben panik yaptım, hiç hazırlıklı değildim ama 😦
Defne de bu aralar benim küpelerime takmıştı ,sürekli çekmeceyi karıştırıyordu. Ben de kulağın delik değil takamayız diye anlatmaya çalışıyordum.İlki delindikten sonra ağladı ama aynada kulağında küpeyi görünce gülümsemeye de başladı.Böylece çok zorlanmadan ikinciyi de delebildik.
Kızımıza ayrı bir hava kattı canımmmmmmmmmm.

Aslı ablamıza çok teşekkürler.

15 Mayıs 2009

Alıntılar

Filed under: Alıntılar — by mavibirbulutolsam @ 08:17

Türkiye de büyüme ve iştahsız çocuk konusunda uzmanlar ve merkezler varmış bu kişilere ulaştım .

Bu süreçte öğrendiklerimi ve büyüme ve iştahsız çocuk konusunda uzmanlaşmış Prof.Dr.Benal hanımla görüşme ve muayene sonucunda edindiğim bilgileri sizlerle de paylaşmak istedim. 10 gün sonra kontrolumüz var sonrasında ek bilgileri gene paylaşırım.

1.İŞTAHSIZLIK SEBEPLERİ

* Sindirim sistemi ile ilgili sorunlar (cemrede mide tembelliği çıktı şimdilik mide yavaş çalıştığı için açlık hissetmiyor ve şiş bir karınla geziyor-ilaçla tedavisi var)
* Besin allerjileri – ilk önce kanda Ig E ve birkaç Ig değerine daha bakılarak inceleniyor- bu hafta yaptıracağız.
* Mide de parazit – kaka testiyle anlaşılıyor ama kakanın sulu yada cıvık olması gerek – oda bu hafta yapılacak.
* Demir ve çinko eksikliği bu durum iştahsızlığa sebep olabiliyor fakat ek olarak isteksizlik halsizlik yapıyor.
* Çocuğun yapısı böyle – bu atlanmayacak bir madde bu grupdaki herkez bu konuda zaten hemfikir montessori felsefesiyle herbirey farklıdır aynı olmak zorunde değiller ve çocuklarında damak zevki var herşeyi sevmek yemek zorunda değiller alternatifler sunmak gerek onlara kısmını hepimiz kabul ettik zaten.
DOKTOR DAN ALDIĞIM BİLGİLER ;
* En önemlisi bizimle sofraya oturacak bizim yediklerimizden yiyecek ama onunkinde fazladan 1 kaşık zeytinyağı yada ek kaşar peyniri gibi kalorili eklemeler olucak. Damak zevkini keşvediceğiz çocuğun neleri sevdiğini öğrendikten sonra önüne azar azar en az 2 alternatifli yiyecekleri koyacağız. Eğer yemesse yavaşça önünden tabağı alıp masada ona uzak bir yere bırakacağız ve çocuğu seveceğiz ‘canım benim tatlı kızım ….vb’. Ayrıca başka şeylerden bahsedegiz ki hem yemediği için suçluluk hissetmesin hemde yemek konusundaki güç savasında ben kazandım demesin. ve yemek yememesiyle ilgili tek kelime etmeyecegiz ki yemek konusu GÜÇ SAVASINA dönmesin bu çok önemli.
* Yemekten kalktıktan sonra açıkırsa sindirimi kolay süt ürünleri yada meyve verebiliyoruz ama bunu muhakkak paylaşıyoruz ve ‘bende açıkmışım acaba buğün neden böyle erken açıktık diye bu konuyu düşünmesini sağlıyoruz’ ASLA ‘kahvaltını iyi yapmadığın için acıkıyorsun demiyoruz’
* Asla yemediği için üzüldüğümüzü hissettirmiyoruz kendini yemediği için suçlu hissetmemeli. yada başkalarının yanında iştahsızlığını konuşmuyoruz ki bunun dikkat çekmek için iyi bir yol olduğunu düşünmesin.
Tüm görüşme boyunca doktorumuz Cemrenin yanında tek kelime etmedi ben şunu seviyor yiyiyor şunu yemiyor diyecek oldum yanında konuşmayalım etkilenir dedi.Buna çok dikkat etti.

Montessori Eğitimi mail grubumuzdan Sevgi EROĞLU tarafından yazılmıştır.

13 Mayıs 2009

: )

Filed under: DEFNE — by mavibirbulutolsam @ 07:30

Defne ‘ ye sanırım bir yaşındayken almıştım Dahi Bebek Uygulama Kartlarını.Kartlardakilerin birçoğunu biliyor.Komik olan bu aralar ;

Bakaa bakaa , ( Bakalım bakalım .Bu sırada baş öne eğik, karta bakıp hafif gülümsüyor.)
Elma. (Kartı bana gösteriyor.)
Bakaa bakaa ,
Üçgen.

Ne olduğunu biliyor da , heyecan yaptırıyor kızım : ))

12 Mayıs 2009

BU NE?

Filed under: DEFNE — by mavibirbulutolsam @ 11:20
Defne yaklaşık iki haftadır ‘ Bu ne? ‘ diye soruyor.O soruyor , ben cevaplıyorum. Daha sonra ne olduğunu tekrarlıyor.
Bu ne ? Bu ne ?

11 Mayıs 2009

ANNELER GÜNÜ

Filed under: herşeyden — by mavibirbulutolsam @ 06:13
Kendi anneliğim için söylemiyorum ama keşke annelerimizin kıymetini hergün bilebilsek.Bazı şeylerin kıymetini büyüyünce ya da yaşadıkça değilde daha önceden anlayabilsek.Hiç kimsenin mükemmel olmadığını kabul edip daha anlayışlı davranabilsek.En önemlisi karşımızdaki insanı olduğu gibi kabul edebilsek.Empati kurabilsek , keşkeleri azaltabilsek,……………………………………..

Umarım birgün hayatımdaki keşkeler yok denecek kadar azalır 😦

TÜM ANNELERİN GEÇMİŞ ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN !

Camide İlk Mevlidimiz

Filed under: DEFNE — by mavibirbulutolsam @ 06:00
Dedemin ölüm yıl dönümü sebebi ile cuma akşamı köyümüzün camisinde mevlid okuttuk.Kızımızın camideki ilk mevlidi idi.Başlarda kucağımda oturup dinledi, sıkılmaya başlayınca da gezinmeye başladı.Gül kolonyası servisi yaptı ,küçük hanım.Alt katta babasının yanında oturdu biraz da.O küçücük ellerini açıp AMİN yaptı kuzum.

Bu hafta sonu Defne bir hayli dillendi.Cümle kurmaya , şarkı söylemeye bile başladı.
En komiği ise yeni versiyonlarımız.
korktuma
düştüme

08 Mayıs 2009

Alıntı ( Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu )

Filed under: Alıntılar — by mavibirbulutolsam @ 08:21

Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri

Kaliforniya’da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, “Armudun iyisini ayılar yer” düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
– “Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?”
– “Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini “
– “Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?”

Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally’nin mahremiyetine ‘burnumu sokuyordum.’Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek:
– “O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim.” dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, “Sen benim kahramanımsın” duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.
– ‘Nasıl yani?’ dedim.
– “Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.”

Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu “ayı” olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally’nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, “Armudun iyisini ayılar yer” diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally’nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally’e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles’in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum.
– “Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,” dedi ve iki gün sonra:
– “Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,” dedi.

Dört-beş hafta sonra San Francisco’ya gidecektim, Sally’nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.

Bu planımı Sally’e söylediğimde Sally:
– “O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebliriz.”
dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach’ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civeraında Sally’nin ağabeyi Brian’ın evine vardık. Sally’nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian’ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.

Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally’nin babası George’un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi.Sally’ye, babasını torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. “Evet” yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.
– “Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz.” dedi.
Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George’a:
– “Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!” dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek:
– “Tabii, onlar küçük insanlar!” yanıtını verdi.
Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki “Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?” diyordu.

O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu. Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally’nin ağabeyi Brian’ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegele’ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14’te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı:
– “Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary’le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.”

Brian’ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian’ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir ‘keşke’ olmayacak.
Sally’e sordum:
– “Baban seninle randevulaşır mıydı?”
– “Evet”, dedi, “yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi.” Ve ilave etti, “Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!”.
Gülümseyerek:
– “Nereden biliyorsun?” diye sordum.
– “Biz Frank’le konuştuk diye cevap verdi.

Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, “Bundan sonra ne yapabilirim?”le ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, “Ne yapabilirim?” sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally’nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, “Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın”, mesajı alır ve çocuğun canı beslenir.

Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, “Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim”, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru,”Ben sevilmeye layık biriyim!” diye yoğrulur.

Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir candır.

Prof.Dr. Doğan CÜCELOĞLU

WordPress.com'da Blog Oluşturun.